 |
Kuruluşu Tescil Olunan İlk Türk Kulübü;
Fenerbahçe
Nihayet, 23 Temmuz 1908
tarihinde İkinci Meşrutiyetin ilanını takiben,
yurtta dernek ve kulüp kurma hakları herkese
resmen tanınıyor, böylece, Ziya, Ayetullah,
Necip ve Enver Bey’lerin önderliğinde kurulmuş
bu yeni kulüp tescil edilerek, Fenerbahçe’ye,
cemiyetler kanununa göre kuruluşu resmen tescil olunan ilk Türk kulübü olmak
şerefi kazandırılıyordu (*16). Kulübün ilk kurucu üyelikleri ise ; 1) Ziya (
Songülen ), 2) Ayetullah Bey, 3) Necip (
Okaner), 4) Galip ( Kulaksızoğlu), 5) Hassan
Sami (Kocamemi), 6) Asaf ( Beşpınar) şeklinde
başlıyor (*17) ve olası diğer üyelikler de;
7)Enver (Yetiker), 8) Şevkati (Hulusi Bey), 9)
Fuat Hüsnü (Kayacan), 10) Hamit Hüsnü ( Kayacan)
11) Nasuhi (Baydar),... isimleriyle devam ederek
sıralanıyordu. Konu ile ilgili olarak; ömrünü
adadığı “Fenerbahçe Kulübü Tarihi” konusunda,
özellikle arşiv ve bilgi toplamada en
zorlandığımız kuruluş yılları dönemleri ile
ilgili en güvenilir araştırmaları
gerçekleştirmiş olan merhum yazar Dr. Rüştü
Dağlaroğlu’na ait (eski Türkçe ile yazılmış
notları şu an deşifre çalışmaları yapan oğlu
Sayın Müzdat Dağlaroğlu’nun arşivinde)
Fenerbahçe tarihine ışık tutmakta olan not
defterindeki tarihi notlar arasında ; “kulübün
1939 Nizamnamesinde ilk 30 kurucu üyenin isminin
sıralandığı, ne var ki, kurucu olan ilk 6 üye
arasında yer alması gereken Hassan Sami
(Kocamemi)’nin bile bu listede isminin
bulunmayışının, kendisini listenin doğruluğu
hakkında haklı olarak kuşkuya düşürdüğü ifadesi”
de ayrıca belirtilmektedir.
İstanbul Şampiyonluğu Ligi ;
1908
yılında ilan edilen 2. Meşrutiyetin ilanı ile
tanınan dernek kurma serbestliği sonucunda
İstanbul’da kurulan Türk kulüplerinin sayısı çığ
gibi artıyor, Anadolu, Beykoz, Vefa Futbol
Kulüpleri de, sırf 1908 senesinde resmen kurulup
tescil edilen Türk kulüpleri arasında yerini
alıyordu. Kısa zamanda Türk kulüplerinin
sayılarındaki bu artış ise, İstanbul’da yeni bir
ligin kurulması ihtiyacını doğuruyor, bu nedenle
de o dönemlerde ülkede resmi tatil günü olan Cuma günleri oynanacak bir lig olan, Cuma
Ligi adıyla yeni bir lig kuruluyordu.
Takımların sayılarının hızla
artmasıyla, İstanbul’da futbol alanlarının
sayısı da çoğalmaya başlamıştı. Anadolu
yakasında; Kadıköy’deki Kuşdili Çayırı, şimdiki
stadın bulunduğu yerdeki Papazın Çayırı,
Yoğurtçu Deresi yanındaki Altınordu’nun Kördere
Çayırı, Dereağzı’nda Kemikçi Çayırı,
Baklatarlası, İbrahimağa sahası ile, Rumeli
yakasında; Taksim, Talimhane, Bakırköy,
Baruthane, Karagümrük, Çukurbostan, Süleymaniye,
Güzelbahçe, Beyazıt Harbiye Nezareti sahaları,
ve de Boğaz’ın Anadolu kesiminde ise;
Anadoluhisarı, Küçüksu Er Meydanı , Beykoz
Ortaçeşme sahaları mevcut sahalara eklenmişti
(*18) .
Kuruluşu 1908 yılında resmen tescil olunan
Fenerbahçe Spor Kulübü, sarı beyaz olan
renklerini 1909 sonbaharında sarı laciverte
çevirmiş (*19) , 1909 -1910 sezonuyla birlikte
de İstanbul Futbol Ligine Galatasaray’dan sonra katılan ikinci
Türk takımı olmuştu. İşte, dünyanın en hırslı
ilk 5 derbisinden biri olan Fenerbahçe –
Galatasaray kulüpleri arasındaki ezeli rekabet,
ilk defa 17 Ocak 1909 tarihinde Mekteb-i Sultani
(Galatasaray Lisesi ) öğrencilerinin takımı ile,
yeni kurulmuş bir semt takımı maçı şeklinde
başlamış (*20), ve bu tarihten itibaren de o
dönemlerdeki İstanbul futbolundaki
şampiyonluklar genelde bu iki Türk takımı
arasında paylaşılarak, Türk futbolunun artık bir
varlık olarak ortaya çıkması sonucunu
doğurmuştu.
Kuşdili Spor Kulübü’nün Bünyeye Katılması
;
Fenerbahçe, “İstanbul Şampiyonluğu
Ligi”ne ilk kez katıldığı 1909 – 1910
sezonunda beşinci oluyordu. 1910 yılı liginin
başlamasına kısa bir süre kala da kulüpten
ayrılmalar ve mali zorluklar nedeniyle, Üsküdar
Kulübü ile birleşmesi gündeme gelmişti. 1910
senesi Eylülünde, Koço’nun Mühürdar Gazinosu’nda
yapılan müşterek toplantı sonucunda,
gerçekleştirilmesi istenen Üsküdar -
Fenerbahçe Kulübü teklifi, üyeler tarafından
kabul görmedi. Buna karşılık, Kuşdili Kulübü
Başkanı iken Fenerbahçe’ye katılan Elkatip Zade
Mustafa Bey, Kuşdili Kulübü’nü
Fenerbahçe’ye katmayı başardı ve bu başarısıyla
da Fenerbahçe’yi çok zor günlerinde güçlendiren,
geleceğini aydınlatarak güven altına alan ve
takımı yücelten kişi olarak kulüp tarihine
geçti.
İlk Namağlup Şampiyonluk ;
Kadrosunu yeni gençlerle geliştiren ve
güçlendiren bu Fenerbahçe 1911- 1912 liginde hiç
yenilmeden şampiyon oluyordu. Bu şampiyonluğun
en önemli yönü ise, Fenerbahçe’nin bu
şampiyonluğu ile İngiliz ve Rum takımlarının
şampiyonluklarının tamamen sona ermesi ve bu
tarihten itibaren de Türk futbolunda
şampiyonlukların artık Türk takımlarının
olmasıydı. Bu şampiyonluk, kulübün itibarını bir
anda yükseltip imkanlarını da arttırmıştı. İlk
iş olarak Altıyol’da bir kulüp lokali kiralandı,
lokalin açılışı ise üye sayısının çoğalmasına
sebep oldu. Bu arada futbol dışında diğer spor
dallarında da faaliyet gösterilmesine
başlandığından, aynı yıl Fenerbahçe Futbol
Kulübü adı , Fenerbahçe Spor
Kulübü’ne dönüştürüyordu (*21).
Fenerbahçe’nin ilk rozeti;
Fenerbahçe Kulübü’nün ilk amblemi,
Fenerbahçe burnundaki ışık saçan beyaz feneri,
renkleri ise sarı ile beyaz olmuştu. Ancak,
kulüp mensupları bunu tatminkar bulmadıkları
gibi, anlam bakımından da içinde bulunulan
monarşi rejimini tehdit edici sayılacağı
endişesi ile kısa sürede iptal etti. 1910
yılında Fenerbahçeliler arasında resim çizmede maharetiyle tanınan futbolcu solaçık
Hikmet (Topuz)’in çizdiği (bugünkü) amblem ise
herkesin beğenisini kazandı ve kabul edilerek
bugünlere kadar da ulaştı. İşte “sarı ve
lacivert” ağırlık içinde olmak üzere 5 renkten
oluşan amblem ve şu anlamları taşımaktaydı(*22)
; “FENERBAHÇE SPOR KULUBÜ 1907" yazılı beyaz
yuvarlak çerçeve, temizlik ve açık yüreklilik
ifadesiydi. Kırmızı fon ise, safiyet ve
Fenerbahçeliler arasındaki sevgi ve bağlılığı
belirtirken bu arada bayrağımızı da sembolize
etmekte, ortadaki sarı renk Fenerbahçe için
duyulan gıpta ve kıskançlığı, kalp şeklindeki
lacivert renk asaleti temsil etmekteydi. Sarı
lacivert renkler içinde yükselen palamut dalı
Fenerbahçelilik güç ve kudretini sembolize
etmekte, yeşil renk ise yükselen bu kudret için
başarının gerekli olduğunu açıklamaktaydı.
Böylece “milli renkler arasında doğan
Fenerbahçe”nin, sarı ile lacivert renkler
beraberindeki bu amblemi üyelerce de kabul
gördüğünden, klişesi İngiltere’ye Manchester
şehrine yollanmış ve Fenerbahçe Spor Kulübü’nün
bugünkü rozeti olarak ilk kez 1910 yılında
yaptırılmıştı. Rozet; 1929 yılından itibaren
üzerindeki eski Türkçe harfleri yeni Türkçe
harflere bırakmış ve manada önemli etki
yapmayacak ufak tefek değişikliklerle de
günümüze kadar aynı şekli muhafaza ederek
gelmiştir.
İstanbul’da İşgal Yılları ; İstanbul
halkı 16 Mart 1920 sabahı uyandığında gözlerine
inanamamıştı. Zira şehrin üzerine kapkara
bulutlar çökmüş, bir gece içinde koca şehir
işgal ordularınca adeta askeri bir kampa
çevrilmişti. Dünyayı sarsmış,
imparatorluklar yıkmış ve on milyon insanın
ölümüne sebep olup o hiç bitmeyecek sanılan
“Harb-i Umumi” diye anılan “1. Dünya Savaşı”,
Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilmesi ile son
bulmuş, mütareke ile birlikte de galip itilaf
devletleri mağlup Osmanlı’nın başkenti
İstanbul’u işgal etmişlerdi. Zırhlı araçlar
cadde başlarını tutarken, sokakları dünyanın her
yanından gelmiş her renkten ve her dinden
askerler sarmış, Harbiye, karakollar,
kaymakamlıklar, subay mahfelleri , vesair tüm
makamlar işgal ordularınca işgal edilmişti.
İşgal üniformalı itilaf ordusu askerleri, sosyal
yaşantı içinde her fırsatta halkı manevi baskı
altında ezerken, tramvayda trende ya da vapurda
bile kendileri daima birinci mevkide oturup,
biletli Türk vatandaşlarını vagonların
sahanlıklarında vapurların ise ikinci
mevkilerinde seyahat ettirir, kendilerine
ayrılmış bölümlere boş da olsa kimseyi sokmaz,
yolcuların bilet kontrollerini bile kendileri,
üstelik alaycı bir tavır içinde ve ağır
hakaretler altında yaparlardı(*23). Evet,
İstanbul artık o eski İstanbul değildi. Acı
günler gelip çatmış, herkes üzgün, herkes kendi
vatanında sürgün gibiydi. İşgalcilerle birlikte
yaşamak zorunda olan talihsiz İstanbul halkına,
o güne kadar yaşadıkları, ne gıdasızlık, ne
susuzluk, ne elektrik kesintileri, ne de hiçbir
şey, “İşgal İstanbul’u ”na tanıklık etmek kadar
onlara acı vermemişti. İşte bütün bu olumsuz
şartlar altında halkın morali için mutlak bir
desteğe ihtiyacı vardı ki, işte bu ihtiyaç
duyduğu güç, ona kendi öz bağrından çıkarttığı
takımı tarafından “Fenerbahçe”si
tarafından verilecekti.
İşgal yıllarındaki
gurur; Fenerbahçe
Mütareke
döneminde (1918 - 1921) işgal kuvvetlerine
mensup özellikle İngiliz ve Fransız askeri
takımlarıyla yapılan futbol maçları,
İstanbul’daki futbol heyecanını ve futbola olan
ilgiyi doruk noktasına çıkaran olgu oluyor, Türk
takımları işgalci ekiplerle 5 yılda 50’sini
Fenerbahçe’nin oynadığı toplam 80 maç yapıyor ,
işgal kuvvetleri takımlarına karşı kazanılan
galibiyetler ise Türk takımlarını gönüllerde
yüceltiyordu. Bu nedenle futbol İstanbul’da
büyük kitleleri kendine çekerken, Türk
takımlarının özellikle de Fenerbahçe’nin, başta General Harrington Kupası (29 Haziran
1923) olmak üzere işgal kuvvetleri takımları
karşısında elde ettikleri tüm galibiyetler,
İstanbul halkının intikam duyguları içindeki
milli duygularını şahlandıran ve yaralı
gönüllerine teselli veren yegane olay haline
dönüşüyordu.
Mütarekenin karanlık
yıllarında işgal kuvvetlerine mensup takımlarını
her hafta birbiri peşi sıra futbol sahalarında
yenerek milletin rencide olmuş gururunu okşayan Fenerbahçe tüm halkın sevgilisi haline
geliyor, zamanla da milli mücadelenin ve
milliyetçi karşı çıkışın adeta İstanbul şubesi
halini alıyordu. Onlar, cephelere gönderdikleri
futbolcuları misali Çanakkale’de yaptıkları
müdafaanın(*24) bir örneğini de sanki Taksim’in
Taşkışla sahasında gösteriyor, yaptıkları toplu
hücumlarda ise sanki kısa bir süre sonra
Kocatepe’den verecekleri milli taarruzdaki
şahlanışımızın provasını veriyorlardı. Bu şevk
ve iman içinde mütareke ve işgal İstanbul’unda
Türk futbolu denince ilk akla gelen Kadıköy’ün
Fenerbahçe’si oluyor, cepheden gelen her yeni
zafer İstanbul’luların moralini yükseltirken,
Fenerbahçe takımı da aldığı galibiyetlerle
halkın başını dik tutmasını sağlıyordu. 1910’lu
yıllarda en fazla iki bin kişinin izlediği
Fenerbahçe, 1919 -1920 yıllarında 6-7 bin
kişinin hınca hınç doldurduğu tribünlere
oynuyor, bir zamanların ürkek mahcup yapılan
tezahüratları, artık açık açık, yüksek sesle hep
bir ağızdan dile getiriliyordu; “Ya ya ya ,şa
şa şa, Fenerbahçe çok yaşa, Türkiye Türkiye çok
yaşa...”.
Artık iş futbol oyunu halinden çıkmış,
vatanın asıl sahipleri ile işgalcilerin
hesaplaşması şekline dönüşmüştü. Fenerbahçe
takımı artık “Kuvai Milliye” ruhunun halk
içindeki sembolü olmuştu. Bunun birinci sebebi
işgal takımları ile oynadıkları toplam 50 maçtan
ikisi hariç hiç yenilmeyip 41 maçta galip
gelmeleriydi ki Altınordu ve Galatasaray
takımları ne yazık ki bu başarıyı
gösterememişlerdi. İkinci sebebi ise, “Anadolu
Harekatı”nın başında olan Mustafa Kemal’in
“Fenerbahçeli” olarak bilinmesiydi.(*25)
| Fenerbahce.org.tr'den Alıntıdır |
Devamı> |
|